Kuran'da Küfür ve Şirk Nedir? Kafir ile Müşrik Arasındaki Fark- 2
KURAN’DA KÜFÜR VE ŞİRK NEDİR? KAFİR İLE MÜŞRİK ARASINDAKİ FARK- 2
Önceki makalemizde tüm kutsal kitaplarda Yüce Allah’ın en çok sakındırdığı ve dinin en temel konusu olan şirki, açık ve gizli bütün yönleriyle tanıdık. Peki küfür nedir? Her müşrik kafir olabilir mi? Yahut her kafir müşrik midir?
«Küfr» lafzı «k-f-r» kökünden gelir. Bu fiil, Arap dilinde «örtmek, gizlemek ve mevcut olan hakikati -önceden bilerek- inkar etmek» anlamına gelir.
«Kefere» fiili, doğrudan sözlük anlamıyla Yüce Allah’ın şu sözünde gelmiştir: “(Dünya hayatı) bir yağmur gibidir ki, bitirdiği bitki çiftçilerin (el-küffar) hoşuna gider; sonra kurur da onu sapsarı görürsün” (Hadid, 20). Burada «el-küffar», ziraatla uğraşan insanlar anlamındadır; çünkü onlar toprağı kazar, tohumu yere koyar, sonra onu örter ve gizlerler.
«Küfr»; tekfir, keffaret ve küfran (örtmek) anlamında da Kuran’da geçmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu: “İman edip salih ameller işleyenlerin kötülüklerini elbette örteceğiz” (Ankebut, 7). Burada «nükeffir», önceden bir bilgiye dayanarak örteriz, gizleriz demektir. Keffaret ise, günahı örtmek (bağışlanmak) için yapılan bir ameldir; Yüce Allah’ın şu sözünde olduğu gibi: “Yahut keffaret olarak yoksullara yemek yedirmek vardır” (Maide, 95).
İtikadi anlamdaki küfür, hakikati örtmek, gizlemek ve -ister cahillikten ister bilerek- görmezden gelmektir. Bu tutum, lisan-ı hal ile değil, lisan-ı makal (sözle açıkça ifade) ile dile getirilir. İslam’dan önceki Araplar, rububiyet şirki içindeydiler; kafir değil, müşrik idiler. Allah’ı inkar etmediklerini açıkça ilan ediyorlardı; nitekim şöyle diyorlardı: “Andolsun, onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emrinize verdi? diye sorsan, mutlaka «Allah» derler” (Ankebut, 61). Hz. Muhammed (s.a.v.) de onlardandı; ancak o, içinde yaşadığı toplumun durumunu reddediyordu; ancak alternatifin ne olduğunu bilmiyordu. Yani o, alternatifi bilmeksizin müşriklerin gerçeğini reddetmişti; bu durum, İslam gelmeden önceydi. Vahiy geldiğinde ona alternatifin ne olduğu bildirildi. Bu yüzden Yüce Allah, Muhammed (s.a.v.) ve onun İslam’dan önceki durumu hakkında şöyle buyurdu: “İşte böylece sana da emrimizden bir ruh (vahiy) vahyettik. Sen, Kitap nedir, iman nedir bilmezdin” (Şura, 52).
Muhammed (s.a.v.) gönderildiğinde insanlar üç kısma ayrıldı: 1- Ona iman eden kısım «mü’minler». 2- Ona iman etmeyen, ama ona karşı da durmayan, böylece müşrik kalan kısım. 3- Ona iman etmeyen ve açık düşmanca tutumlarla ona karşı duran kısım; bunlar, şirklerine ilaveten kafir oldular.
Küfür, lisan-ı mekal (sözlü ifade) ve bir davranış şeklidir; şirk ise lisan-ı hal, bir kanaat (zan) ve itaattir.
Bu ayrımı gördüğümüzde Kuran’ın, peygamberlerin davetine karşı duran insanları nasıl nitelediğini fark etmiş oluruz:
- “İnkar edenler (Kafirler) ise uyarıldıkları şeyden yüz çeviricidirler” (Ahkaf, 3). Şu sözüne dikkat et: “yüz çevirenler”.
- “İnkar edenler, iman edenlere: Bizim yolumuza uyun, dediler” (Ankebut, 12). Şu sözüne dikkat et: “İnkar edenler (Kafirler) dedi”.
- “Andolsun, onlara bir ayet (mucize) getirsen, inkar edenler mutlaka: Siz ancak batıl uydurmacılarsınız, derler” (Rum, 58). Şu sözüne dikkat et: “mutlaka derler”.
Kuran’da yukarıdaki örneklerde olduğu gibi kafirlerden bahseden tüm ayetlerde sözlü veya fiili bir tutum içerisinde olduklarını görüyoruz. Bu yüzden Yüce Allah, Peygamber’e (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ey Nebi! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı sert davran” (Tevbe, 73; Tahrim, 9).
“Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse, gerçekten derin bir sapıklıkla sapmış olur” (Nisa, 136).
Buna göre, Allah’ı, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar edenlere mülhid (ateist) demeyiz; bilakis onlar kafirdir.
Farklı İnanç Dünyaları: Kuran’ın Öteki İnanç Gruplarına Yaklaşımı
Sonra, küfür tutumunun nasıl açıkça bir lisan-ı makal (sözlü ifade) ve tutum olarak geldiğine dikkat et; nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu: “Andolsun, «Allah, Meryem oğlu Mesih’in ta kendisidir» diyenler kafir olmuştur” (Maide, 72). “Andolsun, «Allah, üçün üçüncüsüdür» diyenler kafir olmuştur” (Maide, 73).
Yukarıdaki iki ayeti şu ayetle birlikte biraz inceleyelim:
“Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındakileri ise dilediği kimse için bağışlayabilir. Kim Allah’a ortak koşarsa uzak bir sapıklığın içine düşmüştür.” (Nisa, 116)
Bu ayetin başında Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamayacağını söyledikten sonra bunun dışındakiler kısmında bağışlanacak olanlardan bahsediyor. Kuran ayetleri birbirini açıklayan bir özelliğe sahiptir. Allah’ın bağışlamayacağı kişiler yukarıdaki Maide suresi 72’de bahsedilen kimseler gibi olanlardır. O ayete dikkat edilirse İsa Mesih’in bizzat Allah olduğu hezeyanı zikrediliyor. Yani bir insanı bir nesneyi İşte Allah budur diye putlaştıran Allah’ın affetmediği kafir müşriklerdir. Bunu sadece Hz. İsa’ya Allah diyenler olarak düşünmemeliyiz. Bir Budist eğer Buda’ya işte Tanrı budur derse veya bir mutasavvuf şeyhine Allah’tır derse ki bugün vahdet-i vücud (varlığın birliği) anlayışı altında birçok cahil sufi veya ruhçuluk (spiritüalizm) ve ruhsal enerji ile uğraşan kesimler bu şirke girmektedir. Maide 72. ayetin devamına bakılırsa orada “Kim Allah’a ortak koşarsa şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır” cümlesiyle bu kimselere cennetin haram olduğu bildirilmiştir. (Burada cehennem azabının sonlu mu sonsuz mu olduğu konusuna değinmeden, o konuyu inşaAllah başka bir makaleye bırakarak geçelim.)
Maide suresi 73. ayette ise “Allah’ın üçün üçüncüsü” yani Hristiyanların baba, oğul, kutsal ruh olarak kutsadıkları teslis (üçleme) anlayışının eleştirisi yapılarak düşülen şirkten bahsediliyor. Bu ayeti de yine sadece Hristiyanlar kapsamında düşünmemek lazım, tarihsel olarak Hind’deki Brahma-Vişnu-Şiva ve Eski Mısır Hermetizmindeki İsis-Osiris-Horus üçlemesi kilise marifetiyle Hıristiyanlığa geçmiş gibi görünüyor. Günümüz dünyasında da siyasette, sporda, sanatta …vs. birçok alanda üçlü anlayışın baskın olduğu görülmektedir. Maide 73. ayetinin sonuna baktığımızda “Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse onlardan inkar edenlere acıklı bir azap dokunacaktır.” uyarısında cennetin bunlara haram kılındığına dair bir bilgi yoktur. İşte Allah’ın Nisa suresi 116. ayette “…bunun dışındakileri ise dilediği kimse için bağışlayabilir.” müsamahasının bu kesimi kapsadığını düşünebiliriz.
Şu ayette müşrik ve kafirin farklı olduğunu açıklamaktadır: “Kitap ehlinden ve müşriklerden inkâr edenler, kendilerine apaçık bir delil gelinceye kadar, (bulundukları durumdan) kopup-ayrılacak değillerdi.” (Beyyine, 1) Burada ehli kitap (genelde Hristiyan ve Yahudiler)’in hepsinin kafir olmadığı, onların içlerinden bir kısmının kafir olduğu bildiriliyor. Peygamberimiz zamanında ehli kitaptan Yahudiler müminlere karşı düşmanlık yaparak sözlü ve fiili saldırılar yaptılar. Hristiyanlar düşmanlık yapmadı. İşte bunlar müminlere hayat hakkı tanımayan, inançlarını özgürce yaşamaları için fırsat vermeyen ehli kitaptan kafir olanlardı. Yine müşriklerden de Ebu Leheb, Ebu Cehil ve bunların yandaşları aynı şekilde saldırgandılar. Fakat ehli kitap ve müşriklerden bu şekilde saldırgan olmayanlar kendi inancı üzerinde kaldılar ama kafirlikte yapmadılar.
İnanç çeşitliliğine Kuran’da nasıl bakıldığıyla ilgili şu ayete de göz atalım: “İnananlar, Yahudiler, Sabiiler, Hristiyanlar, Mecusiler ve bir de (Allah’a) ortak koşanlar var ya! Allah kıyamet günü onların arasını ayıracaktır. Allah, her şeye şahittir.” (Hac, 17)
Bu ayette ve Kuran’da diğer üç yerde geçen Sabiler, ehli kitap olan Yahudi ve Hristiyanların dışında kalan inanç mensuplarını kapsar. Çünkü “Sabii” kelimesi topluluktan ayrılan, çıkan anlamına gelir. Peygamberimize de kendi inançlarından ayrıldığı için müşrikler Sabii demişlerdi.
Ayette dikkat edilirse kafirler, münafıklar, müslümanlar, mücrimler gibi inanç biçimleri sayılmadı. Çünkü ayette sayılan her bir topluluğun içinde müslümanı da var, kafiri de, münafığı da var. İşte Allah bunların arasını hesap günüde ayıracaktır Allahualem.
Kafirlerle Mücadele Nasıl Olmalıdır?
Bu saldırganlara karşı inanç özgürlüğü için mücadele edilmesini Kuran emretmektedir: “Ey Peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı sert davran” (Tevbe, 73; Tahrim, 9). Dikkat edilirse ayette cihad et diyor. İnanç özgürlüğü için yapılacak cihad şeklinin nasıl olacağını şu ayette görmekteyiz: “Öyle ise kâfirlere itaat etme, onlara karşı bu Kuran’la büyük bir cihad ver.” (Furkan, 52) İnanç özgürlüğüne kasteden saldırgan kafirleri etkisiz hale getirmek için güçlü ilmi çalışmalar yapmak gerekir. Çünkü ayette Kuranla cihat et buyuruluyor. Cihatta asıl amaç saldırgan tutumun bertaraf edilip özgür yaşamın oluşmasını sağlamaktır. Biz bunu şu ayette de görmekteyiz:
“(Size saldıran) kafirlerle karşı karşıya geldiğinizde hemen onları boyunduruğa alın (darbe rikab) Sonunda onları yenik düşürüp üstünlük sağladığınızda güçlü bir sözleşme, vesika alın (şeddü visak). Artık bundan sonra ya lütufta bulunur veya fidye alırsınız (savaş tazminatı). Savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar (özgür ortam oluşuncaya kadar böyle sürdürün). İşte böyle. Allah dileseydi onlardan öç alırdı. Fakat böyle yapması sizi, birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda katledilenlerin amellerini, Allah asla zayi etmez.” (Muhammed, 4)
Kuran ayetleri, indiği dönem ve toplumun tarihi ve kültürel anlayışına göre sürekli tefsir edilmiştir. İlk dönem yapılmış tefsir anlayışı günümüze kadar değişmeden gelmiştir. Halbuki Kuran her ne kadar yedinci yüzyılda gönderilmiş olsa da mesajlarının genel içeriği bilgi çağının anlayışına hitap etmektedir. Öyleyse Kuran’ı çağdaş bir okumadan geçirip, bugünün değerleri ve anlam dünyası üzerinden anlamlandırırsak Kuran’ı müşriklerin iddia ettiği gibi haşa “geçmişlerin masalları” olarak görmemiş ve güncel bir bakış açısıyla okumuş oluruz.
Ayette geçen “darbe rikab” ifadesine “boyunlarını vurun” diye bir anlam verilmektedir. Boyun anlamına gelen rikab kelimesi tahriru rakabe, fekku rakabe şeklinde Kuran’da isim tamlaması şeklinde geçmektedir. Bu tamlamalarda yine o dönemin tefsir anlayışı esas alınarak yorumlandığı için meallerde, köle azat etmek / özgürleştirmek şeklinde hep tefsir edilmiştir. Günümüz dünyasında kölelik müessesesi olmadığından bu şekilde anlam verilmesi doğru olmamaktadır. Öyleyse bunların anlamı boyunduruk altında olanları kurtarmak, zorda olanlara yardım etmek şeklinde olmalıdır. Mesela, asgari ücret altında fakirlik seviyesinde yaşayan birçok insan veya borç içerinde sıkışmış bir kişi… vs. bu kapsama girer. İşte bu açıklamadan yola çıkarak ayette geçen “darbe rikab” tamlamasına da boyunduruk altına almak anlamı verilmelidir. Yani saldırganlık yapanlara karşı teknolojik vasıtalar, bilimsel veriler, medya gücü, ekonomik yaptırımlar…vs kullanılarak karşı tarafın etki alanı daraltılmalı. İşte bu şekilde onun eli zayıflatılmış ve mağlup edilmiş olur.
Yine dikkat edilirse ayette “Savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar” denilmektedir. Öyleyse cihatta asıl amaç savaş ortamının son bulması, özgür ortamın sağlanmasıdır.
Kafirlere karşı tutumumuzla ilgili olarak Kafirun suresine de kısa göz atmak gerekir. Ayetin başında “Deki Ey kafirler!” hitabı “Ey benim görüşümü reddedenler” anlamına gelmektedir. Yoksa “sizinle bizim aramızda uzlaşılmaz bir düşmanlık var” anlamına gelmemektedir. Burada Kafir kelimesi itikadi anlamında değil sözlükteki ilk anlamında kullanılmıştır. O da “örten/gizleyen” demektir. Birbirinin görüşüne katılmayanlar sözlük anlamıyla birbirinin düşüncesinin kafiri (örteni)dir. Kafirun suresinin devamına bakılırsa “ben sizin inancınıza katılmam, siz benimkine katılmazsınız, öyleyse sizin dininiz (benimsediğiniz ilkeler) size benim ki bana” denilerek tamamen düşünce özgürlüğüne vurgu yapılmaktadır.
İslam dininin saf bir din olduğunu ve saf tevhidin, insanları ve evreni yarattığı Allah’ın doğası (fıtrat) olduğunu anlamalıyız: “Hanif olarak (Allah’tan başka her şeyin değiştiğini bilerek) yüzünü dine çevir; sakın müşriklerden olma diye emrolundum.” (Yunus,105). Saf tevhidi ilk keşfeden Hz. İbrahim’dir ve saf tevhit ehli asla müşriklerden olamaz. Yani, İbrahim göklerin ve yerin egemenliğine baktığında ve her şeyin hareket ettiğini ve değiştiğini gördüğünde şöyle dedi: “Ben bir hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.” (En’am 79). Dikkat edin, müşrikliği saf tevhidle nasıl ilişkilendiriyor.
Hz. İbrahim ile, Allah’ın kendisine saltanat verdiği kimsenin (Nemrut) tutumuna dikkat edelim; o, “Ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrahim ona: “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getiriyor; haydi sen onu batıdan getir” deyince, cevap şu oldu: “Böylece o inkar eden kimse şaşırıp kaldı” (Bakara, 258). Burada Hz. İbrahim küfre karşı açık delil getirerek fiili olarak bir tepki koymaktadır.
Şirkin bir lisan-ı hal olduğunu ve küfürden farklı olduğunu ise şu ayetler beyan etmektedir: “Ve sakın müşriklerden olma” (Yunus, 105). “Ben müşriklerden değilim” (Yusuf, 108). Dikkat edilirse şirke karşı fiili değil bir içsel duruş vardır. Şu ayeti de inceleyelim: “İnsana anne ve babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Eğer seni, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa o zaman onlara itaat etme.” (Ankebut, 8) Açıktır ki hiçbir müşrik anne ve baba açıkça çocuğuna Allah’a ortak koş dememiştir. Bu ayette anlatılan şirk, ataerkil toplumlarda atalar kültüne bağımlı yaşam biçiminin sosyal bir baskıya dönüştürülmesidir. Cahiliye dönemindeki en belirgin şirk şekli buydu: “Onlara Allah’ın indirdiğine uyun dendiği zaman: Hayır! Biz, atalarımızdan gördüğümüze uyarız derler. Peki, ya ataları aklını kullanamayan ve doğru yolu bulamayan kimseler ise!”. (Bakara, 200) Peki, bu durumda anne babalarımız, atalarımız hep yanlış yolda mıydı? Onlarla irtibatımız nasıl olmalı?
Uluhiyet Tevhidi ve Rububiyet Tevhidi
Kuran-ı Kerim’in yeni nesil ve eski nesil arasında kurduğu bağı tevhidi bir bakış açısıyla kısaca inceleyelim. Kuran açısından “Rububiyet Tevhidi” Allah’ın alemlerin Rabbi olmasını ifade eder. Rab demek aşama aşama terbiye eden, geliştiren, büyüten, yetiştiren demektir. Bundan dolayı Arapça da anne-babaya, Rab kelimesinden türemiş olan mürebbi- mürebbiye denilir. Canlı- cansız, istesin istemesin tüm varlığın Allah Rabbidir yani aşama aşama geliştirenidir. Fakat Allah tüm varlığın ilahıdır denilmez aksine Allah inananların ilahıdır. İlah kendisine gönülden boyun eğilen yüceler yücesi demektir. İşte buna da “Uluhiyet Tevhidi” denilmektedir. Rububiyet Tevhidi yukarıdan aşağıya doğrudur yani Allah’ın tüm varlığın üzerindeki tasarrufudur; Uluhiyet Tevhidi ise aşağıdan yukarıya doğrudur yani mümin kulların isteyerek gönülden Allah’a boyun eğmesi, O’na itaat etmesidir.
Cahiliye dönemi arapları Allah’ı inkar etmiyorlardı. Allah’ın Rububiyetini tanıyorlar fakat Uluhiyetini reddediyorlardı. Bu durumu anlatan bir Kuran ayetinde şöyle buyurulur: “Gerçek şu ki, onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı, Güneş’i ve Ay’ı yararınıza sunan kimdir?” diye sorsan, kesinlikle “Allah.” diyecekler. O halde nasıl başka varlıklara yöneliyorlar!” (Ankebut, 29) Bu ayette müşriklerin kesinlikle Allah demeleri Rububiyeti ifade eder; Allah’ın dışında başka varlıklara yönelmeleri de Uluhiyeti inkar etmelerini ifade eder. Her Peygamber kavmini “La ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yok) kelimesine inanmaya davet etti; “La Rabbe illallah” (Allah’tan başka Rab yok) kelimesine davet etmediler. Allah, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (Araf, 172) diye söz aldı yoksa “Ben sizin ilahınız değil miyim?” diye söz almadı. Çünkü Rab zaten büyüten yetiştiren geliştiren demek, Allah’ın Rabliğini kabul etmek gaybi bir inanç değildir, gözlemlenen apaçık bir bilgidir. Asıl olan bu Yüce Rabbin ilahlığını kabul etmek ve ona boyun eğmektir. Bu gerçek Hz. Musa’ya ilk vahiy esnasında şöyle bildirildi: “Gerçekten Ben, Ben Allah’ım, Ben’den başka ilah yoktur; öyleyse Bana ibadet et ve beni hatırlamak için namaz kıl.” (Taha, 14)
Bu bilgiler ışığında bir çocuğun doğumuna, büyütülmesi, yetiştirilmesi vesile olan anne-babanın saygı ve hürmet görmesi, onların hayat tecrübelerini çocukların dinlemesi sünnetullahın (fıtri yasalar) ve Kuran ahlakının gereğidir. Fakat yeni gelen genç neslin yeni çağın muhatabı olduklarını bilerek onların öne çıkarılması gerekmektedir. Sürekli gelişim, ilerleme, çağının insanı olmayı hedeflemek de sünnetullahın diğer bir yönüdür.
Yukarıda verdiğimiz ara bilgilerden sonra konuya kaldığımız yerden devam edelim.
Kıtal (savaş) açısından ise, müşrikler müminlerle savaştığında Allah, müşriklerle savaşmayı emretmiştir; nitekim şöyle buyurdu: “Onlar sizinle topluca savaştıkları gibi, siz de müşriklerle topluca savaşın” (Tevbe, 36).
Böylece Kuran’ın tamamında, “Ortak koşanlar (müşrikler) dediler ki” (Nahl, 35) diyen yalnızca tek bir ayet görürüz; çünkü Kuran, şirki daima bir lisan-ı hal ve kanaat olarak verir. Bir de gelecekten bahseden tek bir ayet vardır ki o şudur: “Müşrikler diyecekler ki: Allah dileseydi, ne biz ne de babalarımız ortak koşardık ne de bir şeyi haram kılardık. Onlardan öncekiler de, bizim azabımızı tadıncaya kadar işte böyle yalanlamışlardı. De ki: Yanınızda bize çıkaracağınız bir bilgi mi var? Siz, ancak zanna uyuyorsunuz ve siz, sadece yalan söylüyorsunuz” (En’am, 148). Bu ayetin çağdaş anlamı ve günümüzdeki uygulaması şöyledir: 1 — Bir ümmet, durağan ve geri kalmış bir konumda yaşarsa bu, hukuki ve bilgiye dayalı (epistemolojik) bir «gizli şirk»tir. 2 — Bu ümmetin gelişmiş kanunları yoktur; yani eskimiş, köhne kanunlarına (mutlak zannettikleri kanunlara) itaat etmektedir, bu da «açık şirk»tir. 3 — Bu ümmetin teşri’ koyucuları (kanun koyucuları), Allah’ın helal kıldığı pek çok şeyi, döneme bağlı olmayan kalıcı bir yasakla haram kılmışlardır.
Bu hal, günümüz Müslümanlarının da tam olarak halidir; zira geçmişteki müslüman fakihler, Allah’ın müslümanlara helal kıldığı pek çok şeyi haram kılmışlardır. Günümüz fakihlerine «Bu fıkhı değiştirin» dersek, bunu reddedeceklerdir. Bize hicri ikinci ve üçüncü yüzyıllarda yazılmış görüşleri sunacaklar ve Kuran’ın ayetlerinden uzaklaşacaklardır; bu yüzden Yüce Allah onlara şöyle cevap verdi: “Siz, ancak zanna uyuyorsunuz” (En’am, 148). Zira Kuran’da şüphe yoktur, geri kalanında ise şüphe vardır ve böylece zanna dönüşür. Diğer yandan, “Şirk koşanlar diyecekler ki…” (En’am, 148) buyurduğunda, bu bir bakımdan onların henüz söylemediklerini, diğer bakımdan da bunun bir soru (istifham) olup henüz bir inkar tavrı olmadığını gösterir. Cevap kendilerine geldikten ve bundan sonra karşı bir tavır aldıktan sonra kafir olurlar.
İnancı topluluk üzerinde hiyerarşik bir statü ve güç oluşturma ayrıca inancı bir geçim kaynağına çevirmek de şirk kelimesinin kök anlamında bulunan şirake (şirket) anlamına gelen bir şirk çeşididir. Cahiliye arapları inançlarını bu şekle çevirmişti:
“Zanlarınca dediler ki: “Bu Allah’ındır. Bu da ortaklarımızındır!” Ortaklarına ayrılan paylar Allah’a ulaşmaz. Fakat Allah için ayrılan paylar ortaklarına ulaşıyor. Ne kötü hüküm veriyorlar?” (Enam, 136) Ayette müşriklerin dini bir geçim ve statü aracına dönüştürdükleri dinden gelir elde ederek gelirin bir kısmını Allah’a yani ihtiyaç sahiplerine ve mabet masraflarına ayırdıkları çoğunu ise hileli bir bölüşüm yaparak şirket ortaklarına ayırdıklarını görüyoruz. Cemaatlerin holding ve şirkete dönüşmesi işte böyle bir şey.
Yüce Allah’ın şu sözüne gelince: “Şirk koşanlar dediler ki: Allah dileseydi, ne biz ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapardık; O’ndan başka hiçbir şeyi haram da kılmazdık. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen, açık tebliğden başka bir şey midir?” (Nahl, 35). Bu ayetin, En’am suresinin 148. ayetine bir cevap olduğunu görürüz; çünkü o ayet “Şirk koşanlar diyecekler ki…” sözüyle başlamıştı. İşte bu ayet ona bir cevap olarak gelmiştir. Bu ayette, Allah katından gelen El-Kitap’ta belirtilen dışında hiçbir haramın bulunmadığı vurgulanmış olmaktadır. (Kuran’da On Dört Haram Vardır isimli makalemize bkz.) O halde «haram» kelimesiyle keyfi olarak oynamamalıyız; zira o, çok büyük (ağır) bir sözdür.